Topluluğumuzun kıvanç yelkenlerini alabildiğine şişiren yüzlerce etkinlikten bir yenisinin Nevniyaz Grubumuz tarafından hem de İstanbul’da gerçekleştirilecek olduğunu haber aldıktan sonra uzun zamandır ertelediğim bir yazıyı kâğıda nakışlamak üzere kaleme sarıldım. Nacizane isim babası olduğum Nevniyaz’ın öyküsüydü yazmak istediğim. 20 Mart 2010 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Konsere katılamasam da sürekliliği beş yılı bulan Nevniyaz’ın doğum öyküsünü anlatmanın, arkasındaki düşünce ve emekleri ifade etmenin Topluluğumuzun ve Türk Müziğinin gelişimi ile ilgili kendi çapında mütevazı bir katkı olacağını düşünüyorum. Her şeyden öte, yaşamlarımızın önemli bir yanını kaplayan Topluluğumuzla ilgili deneyimlerimizi yazma girişiminin hem kendi iç dünyamız hem de birlikte oluşturduğumuz iç dünya için çok değerli bir seyir defterinin vazgeçilmez satırbaşlarını oluşturduğu açık.
Nevniyaz’ın doğumunu anlatmadan önce belki de Topluluğumuzda saz eserlerinin algılanışı, enstrüman bilgisi, eğitimi, sazendelerin yeri konularını ufak ufak taksim etmek gerek. Türk Müziğinde saz eserlerinin sözlü eserler yanında hak ettiği yeri bulamadığı tartışmalarını bir kenara bırakırsak, Topluluğumuzun kurulduğu 1967 yılından bu yana, Topluluğumuz içindeki saz heyetlerinde yer alan müzikdaşlarımızın “sazları ile sevişen” bir anlayışın takipçileri olduklarını tespit etmek isterim. Udu olmaksızın gözlerimizde pek de canlandıramayacağımız sevgili İlker Günçer ve kemanı elinin bir uzantısı halini almış olan Cahit Baylav ağabeylerimiz gibi genç yaşlı birçok müzikdaşımızın paylaştıkları bir ruh hali olduğunu düşündüğüm bu yaklaşım, bulunan kısıtlı ama bir o kadar değerli anları enstümanına üflediği can ile genişletmek anlamını taşıyor benim için. Genişleyen bu anın bir virtüöz tınısı yaratma, büyüyen bir kitlenin alkışlarına mahpus olma gibi amaçlardan çok, küçük ama aşina bir mecliste ancak Türk Müziğinin ele avuca sığmaz perdelerinde tarif edilebilen bir keyif duygusunu tatma ve tattırma yönüne gittiğini söyleyebilirim. Bu naif yaklaşımın sazları ve saz eserlerini de en azından “sazıyla sözü icra” etme biçiminde bir yaklaşıma dönüştüğü görülüyor. Ancak, müzikal olandan ziyade insan ilişkilerini geliştirmeye meyilli bu yaklaşımın 1990’lı yıllarda daha farklı bir yöne doğru evrildiğini de belirtmek gerekli. Daha öncelerin koro’nun ve melodi sohbetlerinin ortağı olan sazendeler yavaş yavaş daha bağımsız bir alana doğru kaymaya başladılar. Bu kayışta toplumsal alanda görülen bazı değişikliklerin ve Türk Müziği icra eden yeni seslerin belirmesinin de elbette etkisi vardı.
Mezun sayımızın artması, toplumda geleneksel olanın yeniden üretilerek popüler biçimde tüketilmesine olan iştah bu gelişmelerde ne oranda etkiliydi bilinmez. Toplumsal alandaki gelişmeleri akılda tutarak 2000’li yıllara doğru artık enstruman çalmayı öğrenmek isteyen öğrencilerin sayısında ciddi artış olduğu gerçekliği ile karşılaşıldı. Müziğimizi daha doğru icra etmek arzusunun bir uzantısı olarak daha önceden de var olan enstrüman derslerinin sayısı arttırılmaya ve çeşitlendirilmeye çalışıldı. Bu gelişmeler Topluluğumuzun sazende nüfusunun davranış biçimlerinde ilginç değişiklikler yarattı. Önceleri daha çok koro çalışmalarının bir parçası olarak değerlendirilen enstrüman çalışmaları koro çalışmalarından ayrışmaya başladı. Hatta sadece enstrüman derslerine katılan, Topluluğun koro çalışmaları gibi diğer çalışmalarına fazlaca katılmayan bir öğrenci kesimi ortaya çıktı. Bu kesim için Topluluk, Müziğimize ilişkin daha geniş bir ağa dâhil olmanın yollarından birisiydi çoğunlukla. Enstüman dersleri aldıktan sonra başka dairelerde yeteneklerini geliştirmeye çalışan azımsanmayacak miktarda öğrencinin bulunması da bununla ilişkilendirilebilir.
Topluluk içerisinde kalan ama koro çalışmalarına eski düzeyde ilgi göstermeyen bu yeni sazende topluluğu bir yandan da Müziğimize ilişkin yeni arayışlara girme eğilimi de gösteriyordu. Rebetikodan zeybek havalarına, Merâgi’den bozlaklara kadar geniş bir yelpaze ile ilgilenmeye başlayan bu yeni girişimler zamanla başta kardeş topluluğumuz olan Türk Halk Bilimleri Topluluğu olmak üzere yeni arayışlarda bulunan tüm sanatçılarla da bir şekilde ilişkilendiler. Bu gelişmelerin tümü Topluluk içerisinde üzerinde tozu üflenmemiş saz eseri, deşifre edilmemiş saz eseri bırakmadı. Bu kesime ben daha çok “sazları ile değişen” bir anlayış adını vermek istiyorum. Sazları ile kendilerini ve müziklerini sürekli olarak geliştiren ve değiştiren bu öğrenciler belki de Nevniyaz’ın ortaya çıkışındaki temel başlangıç noktalarından birisini oluşturdular. Sazları ile değişen sazendelerin ortaya çıkışında Topluluğumuz Koro Şefi ve sevgili dostum Coşkun Açıkgöz’ün başta şahsım olmak üzere tüm genç sazendelerin her daim destekleyici, cesaretlendirici ve şevklendirici tavrının da çok önemli payının olduğunu belirtmek gerekir.
İkibinli yılların bir diğer önemli gelişmesi de Topluluğumuz mezunlarının Sayın Yusuf Ata Arıak öncülüğünde daha sistematik bir yaklaşımla diğer mezunlarla ve öğrencilerle buluşturulması için atılan sağlam adımlarda izlenebilir. Yapılan girişimler Topluluğumuzun ODTÜ’de örneği pek az bulunan bir binaya ve yeni olanaklara kavuşmasını sağladı. Stadyumdaki yürüyüşle son bulduğu sanılan öğrenim yaşamının bu kez bir porteye hizalanmış biçimde yeni ve büyük bir aileyle devamı rotasına girildi. Topluluğumuz kitlesi ile ilgili bu önemli girişim Topluluğumuzda sazendelerdeki değişimi de destekler nitelikteydi. Sağlanan yeni olanakları sonuna kadar kullanan genç sazendeler kendilerine saz grupları kurmaya başladılar. Burada bu grupların en önemlisi olan ve daha sonra kendi albümlerini de çıkaran “Güz Kumpanyası” grubunu ve sevgili Sertaç Işık’ı zikretmeden geçemeyeceğim.
Tüm bu gelişmeler, 2004 yılı kışında gerçekleştirilen Topluluğumuzun birinci dönem sonu konserinde ve sonrasında yaşanan bir dizi olayla birlikte somut olarak Nevniyaz’ın ortaya çıkmasında etkili süreci tetikledi. Konser sonrasında konsere çıkan saz ekibinde yer alan Topluluk kökenli sazların sayısı bir süre tartışma konusu oldu. Genellikle Topluluk Korosunun konserlerinin belli bir kaliteyi yakalaması amacıyla dışarıdan, özellikle de TRT’den sazende desteği alınması konusu bir müddet Topluluğumuz içerisinde ele alındı. Bu tartışmalar Topluluğumuz içerisinde enstrüman eğitimi alan gençlerin Toplulukla ilişkilerinin ne olacağı, yetenekleri zemininde kendilerini nasıl geliştirecekleri ve bunun için nasıl bir yöntem izlenebileceği gibi çok önemli bazı konuların daha sistematik bir biçimde ele alınabilmesi için kapıyı açtı. Sevgili Coşkun Açıkgöz genç sazendelerin gelişimi için koro çalışmaları dışında bir gelişim süreci için bir “yol gösterici” bulmaya çalışacağını ifade etti ve bunun için bazı girişimlerde bulundu.
Sevgili Coşkun’un katkıları ve tartışmalara yakından tanık olan sevgili Volkan Orhan’ın duyarlılığı ile Nevniyaz’ın oluşumu için belirgin hamleler yapılmaya başlandı. Sevgili Volkan topluluk içerisinde benimle, sevgili Saner Esmer’le ve diğer bazı genç arkadaşlarımızla konuşarak koro çalışmaları dışında bir araya gelecek ve tamamen amatör ruhla kendini geliştirmeye çalışacak bir saz ekibi oluşturmaya çalışacağını anlattı. Bu anlamda Nevniyaz’ın gerçek anlamda kurucusunun Volkan Orhan olduğunu belirtmek gerekir. Volkan’ın çağrısından kısa bir süre sonra daha sonra’dan Nevniyaz’ın ilk kadrosunu oluşturacak olan Volkan (keman), ben (ney), Saner (Kanun), Serhad Sarıca (keman), Özlem Uyan (keman)
Esra Eret (ritm), Mehmet Ali Opak (ritm) ve Gökçe Aydın (ud) bir araya gelerek çalışmalara başladık. Çalışmalara daha sonra sevgili Miase Bayramoğlu (ney) da katıldı. Topluluk binasının şimdi genişletilmiş olan, o zamanlar küçük odalardan oluşan enstrüman odasının içindeki dar koridorda ürkek başlayan çalışmalar, zaman zaman koro salonuna ve sınıflara taşarak ve gürleşerek devam etti. Sevgili Volkan seçtiği eserlerle ve o eserlerle ilgili olarak aktardığı inceliklerle, sevgili Gökçe tavrımıza getirdiği önerilerle ürkekliğin atılmasında büyük katkılarda bulundular. Acemaşiran, acemkürdi, kürdîlihicazkâr, hicazkâr makamlarından seçilen peşrev, saz semai, longa formunda eserlerden oluşan bir repertuar üzerinde çalıştık. Kimi zaman çalışmalarda icramızı beğendik kendimize partisyonlar bulduk. Kimi zaman hayal kırıklığına uğrayıp çalışmaya ara verdik. Kapı önünden geçerken bizi dinleyenlenlerin kafalarını kapıdan uzatıp verdikleri bir selamcık cesaretimizi tazelemeye yetti. Arada sevgili Cenk Güray gibi özel olarak cesaret vermeye gelenler de oldu. Üç aylık bir çalışmanın sonuna doğru yaklaşırken artık kendi aramızdaki tınıların ılık seslenişini dışarıdaki insanlara bir avaz edip paylaşmaya karar verdik.
Bu kararı verişimizle birlikte birçok başka ayrıntıyı belirlemek için çalışmamız gerektiğinin de farkına vardık. Adımız ne olacaktı? Peki ya konserin adı? Nasıl bir afiş yapmalıydık? Sorular sorular... Tüm bu süreç beni o kadar heyecanlandırmıştı ki, bu üç sorunun cevabına nacizane katkıda bulunmak için arkadaşlarıma önerilerde bulundum. Grubumuza öyle bir ad bulmalıydık ki buraya kadar anlattığım tüm macarayı tarihsel bir süzgeçle alıp zihnimize taşısın. Bizden sonra da bir misyon ifadesi ile yaşasın kamuoyu önünde. Mevlevilikteki bir kavram olan ve daha önce neylerimden birisine isim olarak taktığım “nevniyaz” kelimesi takılıverdi zihnimin kıvrımlarına. Mevlevi dergâhına girenler önce “nevniyaz” olarak kabul edilirler. Üç gün boyunca temel ihtiyaçlarını yerine getirmek dışında yerlerinden kalkmadan kapının yanındaki bir hücrede beklerler. Bu ilk sınavdır ve nevniyaz’ın tahammül gücü ile iradesini ölçmek için yapılır. Bu ağır ve çileli dönemi başarıyla tamamlayan nevniyaz’lar dergâha kabul edilip edilmeme aşamasına gelir. Dervişlik mertebesine ulaşmaya layık görülen nevniyaz bir sabah kalktığında ayakkabılarının kapıya dönük konduğunu görürse anlar ki dergâha kabul edilmemiş. Eğer ayakkabıları dergâha dönük konmuşsa nevniyazın dervişlik ve Hakka ulaşma yolculuğu başlar. Ürkekliğimizle, amatörlüğümüzle, alkış ya da takdir beklentisizliğimizle bizler sazıyla sevişme ve sazıyla değişme arasında salınan birer sarkaç gibi nevniyaz olmayı hak ediyorduk galiba. Önerim arkadaşlarım arasında da kabul gördü.
Grubumuzun adını belirledikten sonra konser afişimiz ve konser adını belirlemeya geldi sıra. Nevniyazın çalışmaları sırasında bir gün eşim Betül Bulut Şahin’den bizleri, enstrümanlarımızı yakın plandan ve ayrıntılı olarak fotoğraflamasını rica ettim. Sevgili Betül bizleri izlerken yüzlerce fotoğraf çekti. Daha sonra tamamen bu fotoğraf karelerinden oluşan bir afiş tasarladım. Çalışmalarımızın fotoğraflarından oluşan, bizleri, sazımızı ve sazımızla bütünleşme anlarımızı betimleyen yüzlerce karenin oluşturduğu bir kolaj yardımıyla geçtiğimiz yolu, nevniyazı anlatmayı denedim. Konser adı olarak da “ilk sada” önerisini getirdim. Önerim kabul gördü. Nevniyazın ilk sadasını vermeye, mütevazı bir başlangıç yapmaya hazırdık artık. Sonrasında Topluluğumuzdaki öğrenci arkadaşlarımızın inanılmaz destekleriyle biletlerimiz basıldı, afişlerimiz çoğaltıldı. Eldeki tüm kanallarla konserimiz duyurulmaya çalışıldı.
Konser akşamı ODTÜ Mimarlık Anfisinde buluştuğumuzda bu beş yıllık geleneği başlatmak üzere olduğumuzun pek de farkında olduğumuzu söyleyemem ancak beş yıllık amatör bir heyecanın ilk dalgasını içimizdeki ummana saldığımızdan eminim. Daha sonradan Nevniyaz’ın ayrılmaz bir parçası haline gelecek olan sevgili Nevin Şahin’in unutulmaz anekdotlarla süslü sunumu ile taçlanan konserimizi eksiklikleriyle, hatalarıyla, güzellikleriyle tamamladığımızda, müzik notalarına takılı bir kurumsallaşmanın ilk halkası tamam olmuştu. Mimarlık amfisinin fuayesinde çektirdiğimiz hatıra fotoğrafında bu ilk halka tarihin berrak yüzeyinde dondu kaldı.
Aradan geçen beş yılda Topluluğumuzun tüm yönetimlerinin katkılarıyla Nevniyaz Topluluk faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü. 2006 yılında Resital Günleri etkinliği ile devam eden, 2007 yılından itibaren de Türk Müziği Günleri etkinliklerine dâhil olan Nevniyaz Topluluğumuzda sazıyla sevişen ve değişenlerin kaçınılmaz olarak aktığı bir mecra halini aldı. Bu süreçte başta sevgili Saner Esmer olmak üzere birçok kardeşimizin içten emekleri gönül defterine yazıldı. Nevniyaz yeni niyaza duran sazlarla her daim zenginleşti, çoğaldı. Tınısı sürekli hale geldi. Elektronik posta kutularımızı çalan haberleriyle göğsümüz her daim kabardı, Nevniyaz’ı gurula izlemeyi sürdürdük. Bundan sonra da izlemeye devam edeceğimizi biliyoruz.
Yaşam hepimize birden çok rol biçiyor sahnesinde. Aynı anda birbirinden çok farklı ve değişik ölçeklerde uğraşlar veriyoruz. Bazen başarı bazen yenilgi bekliyor bizi ufukta. Başarıların ardından geri dönüp baktığımızda ise çoğunlukla başarının tadının o uzun uğraş döneminde saklı olduğunu görüyoruz. En derin izler bırakan başarılarımız ise bize kalıbımızın demirden, kabımızın topraktan olduğunu, kabımız kırılsa da kalıbımızın içinde başkaları eliyle her daim yeniden toprak kaplar döküleceğini hatırlatanlar olduğunu biliyoruz.
Nevniyazın demir kalıbı içinde; sazendelerimizin her daim, kah sazlarıyla sevişerek kah sazlarıyla dönüşerek toprak kaplarını yine ve yeniden döktüklerini göreceğimizi biliyor, mutlu oluyoruz.
Her daim nevniyaz gibi olma, müziğimiz için güzel şeyler yaparak nevniyaza durma dileğiyle...
Savaş Zafer Şahin