TRT 1’de
yayınlanan “Akşam Sefası” programına tesaduf
ettim bu gece ve başından ayrılmadan
yaklaşık iki buçuk saat boyunca kısa notlar
da alarak yayını takip ettim. Yayın
başlarken bu programın konuguna ozel halinin
nasıl ilerleyebilecegi hakkında bir çok
tahminim vardı ancak bu tahminler bile yayın
bitiminde yuzumde olusan hayret ifadesini
hafifletmeye yetmedi.
Program,
kendi ekibinin hazırladığı kırpılmış uşşak
faslı ile başladı. Hazırlanılmamış hatta
ciddiye alınmamış oldugu her yerinden
anlaşılan bir icra vardı ilk bolumde.
Eserlere giriş çıkışlar amatör korolarda
bile gorulmeyecek kadar kotuydu. Ancak
programın mazisini bildigim için hoş
karşılayarak dinledim.
Ardından
bir sunum dinledik ve methiyeler dizilerek
sahneye, jüri koltuğunda izlemeye
alıştığımız “diva” Sn.
Bülent Ersoy geldi. Telaffuzlarını
nereden öğrendiğini kestiremediğim bir kaç
eski türkçe kelimeyle girişini yaptı.
Ardından “elveda” diye yuksek sesle
bağırmaya başladı. Bu sozun bir musiki
eserinin sözleri olduğunu yaklaşık 2 dakika
sonra tum izleyicilerle beraber ancak
orkestra esere girdiğinde anlayabildim.
Ardından
sahneye yine radyonun genc sanatçılarından
Nusret Yılmaz cagrıldı. Bülent Ersoy
hanımefendinin uslubu, halleri bir anda
kanımı dondurdu. Arkada bu mesleğe omrunu
vermiş değerli sanatçıları goruyorum aynı
karede jüri kavgalarından ağzına takılmış
bir kaç cumleyle adeta izleyiciye animasyon
yapan bir kişi... Ekrana bakıyorum köşede
hala trt yazıyor.. Ardından bir Selami Şahin
bestesiyle TRT akşam gazinosu yayın akışına
devam ediyor.
Sanhenin
önünde bunları izlerken aklım hep arkadaki
sanatçılarda. “Neredeyim ben, ne yapıyorum”
soruları bazılarının gözlerinden okunuyor.
“Diva” bu surecte şefe emirler veriyor, bir
kaç kişiyi çağırıp el öptürüyor ekranda iki
buçuk saatlik bir saltanat suruyor adeta.
Eser okurken arkada ritim sazlar ne olduğunu
anlayamıyor. Yorumdaki incelikleri
anlayamayışımı kendi bilgisizliğime
veriyorum. Ben böyle bir türk müziği
dinlememiş olsam da herhangi bir yerde,
sonuçta karşımdaki “diva”. Bu cehaletimi
gazinoların dönemine yetişememiş olmama
veriyorum.
Bir ara
hüzzam bölümüne geçmeye karar verildi ve
taksimleri dinlemeye başladık. Kanunda
yakından takip ettiğim ve ODTÜ KTMT’lilerin
de yakından tanıdığı değerli sanatçı Tahir
Aydoğdu, udda yine önemli bir isim
Sedat Oytun. Aman diyorum aman!
Seçiyor orkestradan bir keman bir de yaylı
tanbur, alıyor yanına. Sazlar da 3. Selim
döneminde sultanın huzurunda çalar gibi
boyunları bükük çalıyorlar “allah allah”
nidaları eşliğinde. Gülmekle ağlamak
arasında dilim tutulmuş halde izliyorum
programı.
TRT yayın
planı 2008 isimli dökümanda hemen göze
çarpan bir maddeye ilişiyor gözüm:
“Geleneksel
Türk sanatlarının ve ustalarının
tanıtılmasına, bu alanlarda yeni sanatçılar
yetiştirilmesinin teşvik edilmesine, Türk
folklorunun verilerinden yararlanarak yeni
eserlerin ortaya konulmasına
yardımcı
olunacaktır.”( TRT Genel Yayın Planı, 2008,
sayfa 29 )
Geleneksel sanatımızın en önemli parçası
olan musikimizin şekli bu mudur? Geleneksel
musikimizin ustaları hani nerededirler?
Bunlar hangi folklorun verileridir?
“Bırakalım bunu da yapsınlar
efendim, siz dinlemeyin” cevabıyla tatmin
olamıyorum bir türlü. Abdûlbaki Nasır Dede
ile Hamparsum Limonciyan da notayla uğraşmak
yerine “çalalım söyleyelim” deyip geçselerdi
ne olurdu diye düşünmekten de kendimi
alamıyorum.
...Saygılarımı Sunuyorum...